Kayseri’de Sessiz Bir Gün: İçime Sığmayan Düşünceler
Şunları da İnceleyin: Hz Süleyman karınca hikayesi Kur'an'da geçiyor mu ?
Kayseri’nin sabahları hep biraz sert başlar. Soğuk hava, yüzüme çarpan rüzgâr ve apartman boşluğundan gelen yankılı sesler… 25 yaşındayım ve hâlâ bazı sabahlar kendimi bir yetişkin gibi hissetmiyorum. İçimde sürekli bir şeyleri anlamlandırma çabası var. Sanki herkes hayatı çözmüş de ben son sayfaya yetişmeye çalışıyorum.
Günlüğümü açtığımda çoğu zaman aynı cümleyle başlıyorum: “Bugün yine içimde bir şey eksik ama ne olduğunu bilmiyorum.” Bu eksiklik duygusu bazen beni yürürken bile yakalıyor. Özellikle Kayseri’nin kalabalık caddelerinde insanlar hızlı hızlı yürürken ben yavaşlıyor, yüzlere bakıyorum. Herkesin bir derdi var ama kimse durup anlatmıyor.
O gün de öyleydi. Ne özel bir şey vardı ne de olağan dışı bir başlangıç. Ama bazı günler vardır ya, hayat sana küçük bir kelime bırakır ve o kelime zihninde büyür… Benim için o kelime “Koro hastalığı nedir?” oldu.
Bir Sohbetin İçine Sıkışan Soru
O gün bir arkadaşımın evindeydim. Çay demlenmiş, soba yanıyor, cam kenarına oturmuşuz. Konu dönüp dolaşıp eski korkulara geldi. İnsanların internetten okuduğu tuhaf hastalıklar, yarım yamalak bilgiler…
Bir anda arkadaşım, telefondan bir şey okurken kaşlarını çattı.
“Biliyor musun, bazı kültürlerde insanlar böyle bir şeyden korkuyormuş… Koro hastalığı diye.”
O an kelimeyi ilk defa duydum ama garip bir şekilde içime oturdu. Sanki daha önce duymuşum gibi bir tanıdıklık hissi verdi. Ama bu tanıdıklık güvenli değildi. Daha çok rahatsız edici bir yankı gibiydi.
“Ne hastalığı?” dedim.
Omuz silkti. “Koro… İnsanlar vücutlarının değişeceğini, özellikle bazı organlarının geri çekileceğini düşünüp panikliyormuş.”
Gülümsedim önce. Ama sonra gülümsemem yüzümde kaldı. Çünkü bazen insan güler ama içi hiç gülmez.
O an içimde tuhaf bir şey oldu. Sanki bedenim değil ama zihnim bir anlığına durdu.
İlk Çatlak: Anlamaya Çalışırken Korkmak
Eve döndüğümde bu kelimeyi unutmadım. Günlüğüme yazdım: “Koro hastalığı nedir?”
Sonra uzun süre sadece baktım sayfaya.
Benim gibi biri için, yani her şeyi fazla düşünen biri için, bazı kelimeler tehlikelidir. Çünkü anlamını bilmesen bile seni içine çeker. İnternette aramadım hemen. Arasam daha kötü olacağını hissettim.
Ama zihnim aramaya başladı zaten. Sessizce.
Bir hastalık düşün… İnsanların bedenleriyle ilgili korkular ürettiği, gerçekliği tam olmayan ama his olarak çok güçlü bir şey. En garibi de bu: gerçek olmaması, onun etkisini azaltmıyor.
O gece yatağa yattığımda kendi bedenimi fazla hissettim. Kalbimin atışını, nefesimi… Sanki her şey normalden biraz daha “fazla”ydı.
Kendi kendime kızdım: “Saçmalama.”
Ama bazı korkular mantıkla susmuyor.
Şehirde Yürürken Gelen Düşünceler
Ertesi gün işe giderken Kayseri’nin gri sabahında yürüyordum. İnsanlar aceleyle yanımdan geçiyordu. Bir fırından yeni çıkmış ekmek kokusu vardı. Normalde huzur veren şeyler o gün biraz garipti.
Koro hastalığı kelimesi zihnime tekrar düştü.
“İnsan kendi bedeninden nasıl korkar?” diye düşündüm.
Sonra kendime başka bir soru sordum: “Ben hiç bedenimden korktum mu?”
Cevap vermek istemedim.
Çünkü bazen insan kendine dürüst olunca, içindeki bazı kapılar açılıyor ve geri kapatmak zor oluyor.
O gün fark ettim ki ben aslında korkulardan değil, belirsizlikten korkuyorum. Koro hastalığı denilen şeyin bende bıraktığı his de buydu: belirsizlik.
Gerçek mi, değil mi? Mümkün mü, değil mi? İnsan bunu nasıl hisseder?
Bu sorular büyüdükçe içimdeki huzursuzluk da büyüdü.
Gece ve Sessiz Çöküş
Gece olunca şehir sakinleşti ama benim zihnim sakinleşmedi. Işıklar kapandı, telefon sessize alındı ama düşünceler sesini kısmadı.
Yatağın kenarında oturup uzun süre tavana baktım. O an kendime şunu itiraf ettim: korktuğum şey hastalık değil, kontrolü kaybetme fikriydi.
Koro hastalığı hakkında okuduklarım çok net değildi. Ama anladığım tek şey, insan zihninin bazen kendi bedenine bile yabancılaşabileceğiydi. Bu düşünce beni ürküttü.
Çünkü insan en çok kendine yabancılaşmaktan korkar.
Günlüğüme yazdım:
“Bugün içimde bir şey kırıldı ama ne olduğunu bilmiyorum. Belki de kendime olan güvenim biraz sarsıldı.”
Hastalık Kelimesinin Ağırlığı
Bir kelime bazen bir şehir gibi olur. İçinde sokaklar açılır, dar geçitler oluşur, çıkmazlar belirir. “Hastalık” kelimesi de böyle bir kelime.
Koro hastalığı nedir diye düşündükçe aslında sadece bir tanım aramadığımı fark ettim. Ben bir anlam arıyordum. İnsan neden böyle bir korku üretir? Neden bedenine güvenemez hale gelir?
Belki de cevap basitti: İnsan bazen zihninin gücünü fark edince korkar.
Çünkü zihin, hem en güvenli yerimiz hem de en tehlikeli yerimiz olabilir.
Kayseri’nin Soğuk Akşamında Kendimle Yüzleşmek
Bir akşamüstü Erciyes’in uzaktan görünen siluetine baktım. Gökyüzü turuncuya çalıyordu. O an içimde garip bir sakinlik oluştu.
Koro hastalığı düşüncesi hâlâ oradaydı ama artık eskisi kadar sert değildi. Sanki biraz yumuşamıştı.
Kendime şunu söyledim:
“Belki de bazı korkular gerçek olmak için değil, anlaşılmak için vardır.”
Bu cümle içimde bir yere oturdu.
Çünkü o ana kadar hep korkunun kendisinden kaçıyordum. Ama aslında yapmam gereken şey onu anlamaya çalışmaktı.
İnsan Kendi Zihninden Kaçabilir mi?
Bunu sık sık düşünüyorum. İnsan gerçekten kendi zihninden kaçabilir mi?
Koro hastalığı gibi kavramlar bana şunu öğretti: İnsan sadece dış dünyadan değil, kendi düşüncelerinden de etkilenir.
Bazı günler hiçbir şey olmadan yoruluyorum. Sadece düşünmek bile yorucu olabiliyor. Ama bu yorgunluğun içinde garip bir gerçeklik var: Kendimi tanıyorum.
O günlerde öğrendiğim en önemli şeylerden biri şu oldu: Korkular bazen bize zarar vermek için değil, bize kendimizi göstermek için gelir.
Günlüğün Son Sayfasına Yazılanlar
Bir süre sonra bu kelimeyi daha az düşünmeye başladım. Ama tamamen kaybolmadı. Sadece yer değiştirdi. Artık korku gibi değil, bir soru gibi duruyordu zihnimde.
Günlüğümün son sayfasına şunu yazdım:
“Bugün Koro hastalığı nedir diye tekrar düşündüm. Artık onu bir hastalık gibi değil, insan zihninin garip bir yansıması gibi görüyorum. Belki de asıl mesele beden değil, zihnin kendisi.”
O an anladım ki bazı soruların cevabı net değildir. Ama o sorular insanı büyütür.
Ve belki de hayat tam olarak budur: cevap bulmak değil, sorularla yaşamayı öğrenmek.